SEYAHAT ACENTALARI TARİHİ
Tarihimizin ilk seyyahlarından bir! Evliya Çelebidir. Evliya Celebi’nin ünlü seyahatnamesinin gerçek adı Tarih-i Seyyah’dır ve uluslararası İlk turistin izin leşçil belgesidir.
SEYAHAT ACENTALARI TARİHİ
Tarihimizin ilk seyyahlarından bir! Evliya Çelebidir. Evliya Celebi’nin ünlü seyahatnamesinin gerçek adı Tarih-i Seyyah’dır ve uluslararası İlk turistin izin leşçil belgesidir.
Organik Tarım
Organik Tarım, doğa ile uyum içinde sentetik kimyasal maddeler kullanılmadan ve çevreyi kirletmeden yapılan tarımsal üretimdir.
Organik tarımda esas, sentetik olarak imal edilen ve rutin olarak uygulanan kimyasal maddelerin kullanılmasından kaçınılması, ancak gerekli maddelerin doğada bulunduğu şekliyle ve doğanın dengesini bozmayacak şekilde kullanılmasıdır. Zararlı, hastalık ve yabancı otlarla mücadelede bu esasa uygun maddeler kullanılması yanında, asıl olarak kültürel önlemler, fiziksel mücadele, biyoteknik yöntemler ile biyolojik mücadelenin kullanılmasına izin verilmektedir.
Biyoteknik Yöntemler
Zararlıların fizyolojisi, biyolojisi ve davranışları üzerine etkili olan bazı yapay ve doğal maddeler kullanılarak, zararlıların normal biyolojik yaşam özelliklerini bozmak suretiyle zararlılara karşı uygulanan bir mücadele yöntemidir. Ayrıca cezbedici ve tuzak sistemleri, uzaklaştırıcılar ve gelişme engelleyici her türlü faktörlerin uygulanması olarak tanımlanabilir.
Entegre Mücadele
Tamamlayıcı Mücadele, Tüm savaş ve Entegre Zararlı Yönetimi (IPM) olarak bilinmektedir.
Kültür bitkilerinde hastalık, zararlı ve yabancı otlara karşı kimyasal preparatların yoğun kullanımı, insan sağlığı ve çevre üzerinde olumsuz etkiler ortaya çıkarmakta, zararlı organizmalarda ilaçlara karşı direnç oluşumu ve ürünlerde kalıntıya neden olmaktadır. Bu nedenle, Kimyasal Mücadeleye alternatif olabilecek veya onu tamamlayacak yeni yöntemler üzerinde durulmaktadır. Bunlar, Biyolojik Mücadele, Genetik Mücadele, Biyoteknik Yöntemler ve hepsinden önemlisi de bütün bu mücadele yöntemlerini bir bütün halinde ele alan Entegre Mücadele’dir.
Entegre Mücadele, “Zararlı türlerin popülasyon dinamikleri ve çevre ilişkilerini dikkate alarak uygun olan bütün mücadele metotlarını ve tekniklerini uyumlu bir şekilde kullanarak, zararlıların popülasyonlarını ekonomik zarar düzeyinin altında tutan bir zararlı yönetim sistemidir” diye tanımlanabilir.
ORGANİK TARIMIN AMACI NEDİR?
Çevre dostu bir üretim tarzı olan organik tarım, çevre kirliliğinin önlenmesini, kaynakların geri dönüşümle kazanımını, temiz ve kaliteli gıda üretimini olanaklı ve sürekli kılar. Ekolojik tarımın başlıca 3 ilkesi bulunmaktadır. Bunlar:
Doğa ile uyumlu üretim
Kapalı Sistem (Kendine Yeterli Tarım)
Ekim Nöbeti
Bu ilkeler altında ülkesel ve yöresel koşullar dikkate alınarak ekolojik tarım aktiviteleri değişkenlikler kazanabilirler. Ancak, genel olarak aşağıdaki faaliyetleri içerirler.
Tüm ilkeler birlikte değerlendirildiğinde, ekolojik tarım belirli bir kültürel ortamdaki sosyal, ekonomik ve ekolojik faktörlerin dengeli gelişmesini sağladığı görülmektedir. Kültürel yapı içinde tüm faktörlerin birleştiği sistem-felsefe ekolojik tarımdır
Kır Yerleşmelerinin Özellikleri
* İnsanlar geçimini genellikle ekip, biçme ve toprağa bağlı faaliyetlerden (ziraat, hayvancılık, ve ormancılıktan) sağlar.
* Belediye örgütü olmadığı için genellikle, alt ve üst yapı hizmetleri yoktur veya az gelişmiştir.
* Sürekli veya geçici özelikte olabilir.
* Eğitim ve sağlık hizmetleri yetersizdir.
* Hizmet sektörü hemen hemen hiç gelişmemiştir.
* Sosyal ve kültürel faaliyetler ya yoktur yada çok azdır.
* Dar bir alanda kurulmuştur ve az sayıda insanı barındırır.
* Daha çok geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerde görülür.
* Fonksiyon alanları gelişmemiştir.
* Ticari faaliyetler ya hiç yoktur yada çok küçük ölçülüdür.
* Yerleşmeyi oluşturan meskenler doğal çevrenin özelliklerini genellikle yansıtır.
* Kaynakları ancak belli sınırda insanların geçimini sağlayabilir. Nüfus miktarı oranın besleyebileceğinden fazla olursa göç başlar.
* Sosyal, kültürel ve eğitim faaliyetleri yetersizdir.
* Çeşitli faktörlere bağlı olarak toplu veya dağınık olabilir.
* Arazinin durumu, ekonomik faaliyet, ulaşım gibi faktörlere bağlı olarak arazide çeşitli şekillerde dağılış gösterebilirler (Yıldız, küme, çıkmaz sokak köyleri gibi)
* Yine çeşitli faktörlere bağlı olarak geçici veya sürekli olabilirler. Şehirler mutlaka süreklidir.
* Az sayıda insan bulunduğundan herkes birbirini tanır.
* İnsan faaliyetleri (ziraat, hayvancılık) iklimin etkisindedir.
* Meskenler şehirlere göre fazla gelişmemiş ve az katlıdır.
* Yapılan zirai faaliyete göre mesken eklentisi bulunabilir (hayvancılık, tütün v.s.)
* Çarşıdan söz edilirken ticari faaliyetler ya yok ya çok azdır.
* İş bölümü gelişmemiştir. Herkes benzer işlerde çalışır.
* Ekonomik faaliyetlerde çeşitlilik yoktur.
* İnsanlar genellikle kendi ihtiyaçlarını karşılamak için faaliyette bulunurlar.
* Ulaşım yeterince gelişememiştir.
* Nüfus artış hızı fazladır.
* Genellikle plansız bir özellik gösterir.
* Geleceğe göre veriler halkın yaşa
TÜRKİYE’DE TURİZM
Uluslar arası turizm , Türkiye’nin uzun zamandır geliştirmeye çalıştığı ve döviz dengeleri için umut bağladığı fakat kitlesel ölçekte ancak yakın sayılabilecek zamanlarda tanıştığı bir olgudur. Gerçekten de , Türkiye’ye gelen yabancı turist sayısı çok uzun yıllardır düşük bir düzeyde kalmıştı: 1950’de yalnızca 29 bin ziyaretçi çeken Türkiye , dünya turizminin büyük bit gelişme süreci içine girmesi ve Batı Avrupa ülkelerinden gelenlerin sayısının önemli miktarlara erişmesiyle 1990 yılında ilk kez 5 milyon ve artış eğilimini sürdürerek on yıl aradan sonra 2000’de de 10 milyon gibi önemli bir düzeye çıkardı. Bu başarılı gelişmede, doğal olarak , başka birçoklarının yanında, aşağıdaki faktörlerinde etkisi olmuştur:
-Türkiye, büyük çabalarla turizm yatırımları yapmış ve bunları ülkenin değişik kesimlerine yaymaya çalışmıştır; bu arada bazı kesimleri öncelikli turizm bölgesi olarak ayırarak turizm kolaylıklarının buralarda yoğunlaşmasını sağlamıştır.
- Türkiye uzun yıllardır dünya turist pazarlarında devlet ve özel sektörün birlikte çabalarıyla tanıtımını yapmaya çalışmıştır.
- Ancak , bu tanıtım, ülkede uzun dönemli bir istikrar sağlanmadan bir anlam taşıyamazdı. Gerçekten de , Türkiye’nin rejimle ilgili sorunları ve de terörün yoğun olduğu bu dönemlerde turist sayısına da yansıdığı gibi , yaşanan birçok olumsuzluklar bu istikrarın sağlanmasını engellemişti. Bu istikrar artık sağlanmıştır.
- Gelişmiş ülkelerdeki turizm anlayışında ve arayışında yaşanan önemli değişimler Türkiye’yi de olumlu etkilemiştir. Geleneksel güneş-kum-deniz tatillerinden sıkılan ve İspanya , Fransa ,İtalya gibi Akdeniz ülkelerindeki kıyı bozulmalarından etkilenen Batılı turistler , yine aynı koşullara sahip ama henüz daha bozulmamış kıyılar için Türkiye’ye yönelmişlerdir. Bu arada turizm içinde yeni akımlar olan macera turizmi , ekoturizm ,miras turizmi ve benzeri amaçlarla seyahat eden turistlerin de bir kısmı Türkiye’ye yönelmişlerdir.
TÜRKİYE’DE TURİZMİN GEÇMİŞİOn dokuzuncu yüzyıl ortalarında Avrupa’da başlayan modern anlamda turizm hareketi dünyanın diğer yerlerinde de etkisini göstermişti. Sanayi Devrimi’nin getirdiği refah artışına ulaşım kolaylıklarındaki gelişmeler ve bunların zaman mesafeyi kısaltması da eklenince , dünyayı gezmek-görmek ve eğlenmek arzusu daha geniş kitleler arasında yaygınlaşmaya başlamıştı. Bu arzuyu giderecek seyahatler içinse organizasyon gerekiyordu ki bunu da Thomas Cook gerçekleştirmişti. Thomas Cook’un kıta Avrupa’sına başlattığı ilk gezinin Paris Sergisi’ne olması gibi , Osmanlı İmparatorluğu’na da ilk toplu ve örgütlü gezi ya da bir başka deyişle ilk modern turizm hareketi böyle bir sergiyle başladı: 1863’te “Sergi-i Umumi-i Osmani” adlı serginin açılışı dolayısıyla, başta Avusturya olmak üzere , çeşitli yerlerden turit grupları İstanbul’a gelmişti. Yaklaşık aynı zamanlarda Osmanlı İmparatorluğu’ndan da ilk turist grupları çeşitli düzenlemelerle yurt dışına gitmeye başlamıştı.
Osmanlı topraklarına bu olaydan önce de çeşitli küçük seyahatler yapılıyordu; ancak bunların miktarı konusunda bir tahminde bulunulamadığı gibi , günümüzdeki tatil yolculuklarıyla da benzerliği yoktu. İlk seyahatler arasında eski ve değerli eşyalar , madalyonlar vb. toplamak üzere gelenler, gezginler, diplomatlar, misyonerler, tarihçiler gibi farklı amaçlarla gelenlerin ziyaretleri bulunuyordu. Bunların yalnızca ülkede kalabildikleri yerler ile, zaten sınırlı olduğu için gelirken kullandıkları ulaşım araçları bilinmektedir (Gülersoy 1985). Daha sonra Batı’daki turizmle ilgili gelişmeler Osmanlı İmparatorluğu’na da yansımaya başladıysa da , ulaşım yollarının olmaması, seyahat koşullarının elverişsizliği, can güvenliğinin sağlanamaması gibi nedenler olayın çok küçük ölçekli kalmasına yol açıyordu.
Yabancılar yavaş yavaş gelmeye başlarken, bir dizi ihtiyaçlarını da birlikte getirdiler. Doğal olarak, bunların başında da konaklama kolaylıklarına olan talep geliyordu. Gezmek , bir yerden bir yere dinlenme-eğlenme amaçlı gitmek, sıradan bir Türk için tutulan bir alışkanlık olmadığından, oteller ülkemizde gelişememişti. Resmi işler için eyaletlere gönderilen devlet yetkilileri Bizans’tan miras kalan karmaşık bir “corvée” sisteminden yararlanarak yerel yöneticilerin sağladığı yerlerde ikamet ederlerdi. Büyük Pazar merkezlerine mallarını getiren tüccarlar kervansaray ya da hanlarda kalırlardı. O zamana kadar, Şark aleminin büyük kısmında olduğu gibi, Osmanlı İmparatorluğu topraklarında da yolculukta yatacak yer sorunu bedava kalınan ancak döşemesiz , konforsuz , olan kervansaraylarla çözülmüştü (Gülersoy 1985). Yerli ve yabancı ayrımı yapılmadan, insanlar yükleri ve hayvanları ile birlikte, 3 güne kadar bir süreyle buralarda misafir ediliyorlardı. Müşterileri genellikle tüccarlar olan hanlar ise dört köşe, büyük, genellikle taştan yapılmış ve geniş bir avlunun etrafında çeşitli malların korunduğu depolardan oluşmuşlardı ve üst katlarında kemerli geçitler boyunca mütevazı biçimde döşenmiş odalar yer alırlardı. İstanbul hanlarının çoğu değişik uluslar tarafından paylaşılmıştır. Aynı ulustan tüccarlar belirli hanlarda toplanıyorlardı. 1860’ların sonlarında Edirne’de açılan ilk kez otel olan “Auberge de l’Etoile” de geleneksel han yapısı üzerine inşa edilmiş; odalar çok döşenmiş ve otelde yemek servisi açılmıştı. Osmanlı topraklarına gezmeye gelen bazı Batılılar da ya ülkede yerleşmiş yurttaşlarına konuk olur ya da Ortodoks kilise ve manastırlarına başvururlardı. 1870’lere kadar gezginlerin kalacakları yerler bu türlerden oluşuyordu.
İstanbul’da, dış ilişkilerin artmasına paralel olarak, 1830’lardan itibaren küçük, evden bozma oteller görülmeye başlamıştı. Fakat bunların hiçbirisi 19. yy Batılı turisti için yeterli değildi. İstanbul’a yönelen turizmle ilgili talepleri karşılamaya en uygun kesim de, o sıralarda iş ve diplomasi faaliyetlerinin toplandığı Pera (Beyoğlu) idi. Pera’nın 19. yy’da 30 bin dolayındaki nüfusunun yarısı yabancıydı. Aslında , oteller yapılmadan önce de, bu kesimde, konaklama ihtiyacını karşılayacak 3-5 odalı pansiyonlar yabancılar tarafından işletiliyorlardı. 1841’de açılan Hotel d’Angletérre’den sonra gerçek anlamda ilk oteller de Pera’da ortaya çıktı. Modern anlamda turizm hareketleriyle Osmanlı İmparatorluğu’nun 1863’de tanışması ve 1870’lerde İstanbul’u Paris’e bağlayan “Şark Demiryolu’nun (Orient Express) açılışı, turist sayısının daha sonraki artışında etkili olmuştur. İstanbul’daki ilk otellerin yapımı bunu daha da teşvik etti. Orient Express müşterilerini ağırlamak üzere 1892’de Pera Palas Oteli’ni yaptırdı. Bu geçmiş dönem içinde turistler İstanbul’a ya vapurla ya da trenle geliyorlardı. Wagons-Lits şirketinin işlettiği ünlü Orient Express 20. yy başlarında Paris’ten İstanbul’a haftada üç kez, posta treni de iki kez kalkıyordu ve yolculuk süresi birincisiyle 68, ikincisi de 83 saat sürüyordu.
Wagon-List’nin 26 Temmuz 1924’de Haydarpaşa-Ankara arasında haftada 3 kez olarak başlattığı seferler , 20 Ekim 1924’de her gün yataklı seferlere dönüştürülmüş; 1926’da yemekli vagonlar Ankara’ya kadar uzatılmıştı; 1927 Ağustosu’nda da lüks Anadolu Ekspresi işlemeye başlamıştı. 1924-1932 arasında yataklı ve yemekli servisler ahşap vagonlarda gerçekleşmişti. 1932’de yataklı, 1935’de de yemekli vagonlar madeni hale geldi. Bu arada, 1926’da Ankara-İzmir; 1927’de Haydarpaşa-Trablusşam; 1930’da Haydarpaşa-Sivas; 1932’de Toros Ekspres’i ve 1935’de de Haydarpaşa-Elazığ arasında yataklı vagonlar sefere konulmuştu. 27 Mayıs 1962’de ise Orient Express son seferine çıktı. Orient Express’i yüz kişilik uçaklar öldürdü diye yazılar yazıldı.
Yabancılar kolayca vize alarak İstanbul’a gelebiliyorlar fakat ülke içinde dolaşmak için tezkere almak zorunlulukları bulunuyordu; ayrıca , yolculuğun her aşamasında bunu onaylatmaları gerekiyordu. İstanbul dışında yabancıların en çok görmek istedikleri yer ise Bursa idi. Tarihsel önemi yanında, aynı gün gidilip dönülebilecek şekilde erişilebilir olması, turistleri Bursa’ya çekiyordu. İstanbul-Mudanya arasında çalışan buharlı gemilerle turistler 4-5 saatlik bir yolculuk yapıyorlar; Mudanya’dan kalkan trenlerle de 1.5 saatte Bursa’ya varıyorlardı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş dönemiyle birlikte yaşanan savaş yılları (Balkan ve Kurtuluş Savaşları) diğer ekonomik faaliyetler gibi turizmin de gelişmesini olumsuz etkilemişti. Ayrıca, savaşlar sırasında çok sayıda mültecinin İstanbul’da toplanması; 1917 Devrimi yüzünden 100 bini aşkın Rus göçmenin İstanbul’a gelmesiyle şehir adeta açık bir mülteci kampına dönüştü. Rus göçmenlerin çok büyük kısmı daha sonra başka ülkelere gitmişlerse de, Türkiye’de kalanların bir kısmı, genelde turizmin değilse de, İstanbul’daki rekreasyon alanlarının, özellikle eğlence yerleri ve lokantaların gelişmesinde önemli bir rol oynamışlardı –örneğin Florya plajı onlar sayesinde açılmıştı.
Bu arada Türkiye’nin turizmle ilgili örgütlenme faaliyetlerini sürdürmek üzere Atatürk’ün emriyle “Seyyahın Cemiyeti”(sonra Türkiye Turing ve Otomobil Kurumu oldu) kurulmuştu; bu dernek II. Dünya Savaşı’na kadar yarın resmi olarak Türkiye’nin turizm siyasetini belirlemişti. 1934 yılında Türk Ofis adıyla kurulan bir büroyla devlet turizm faaliyetlerinin sorumluluğunu üstlendi ve 1957’den itibaren de sektör Bakanlık düzeyinde ele alınmaya başladı. Bununla birlikte, yakın zamanlara kadar Türkiye uluslar arası turizmde önemli bir yer edinemedi; konaklama kolaylıklarını da yine yakın zamanlara kadar genişletme olanağını bulamadı; Örneğin Pera Palas’dan sonra önemli büyüklükte ilk otel 1954’de yapılan Hilton Otel olmuş; ondan sonra da uzun süre bu sektörde bir gelişme gözlenmemişti. Osmanlı İmparatorluğu’nda ve sonra uzun zaman Türkiye Cumhuriyeti’nde otellerin niye gelişmediği sorusunun kabaca üç yanıtı vardır:
(1) Geniş bir yerel müşteri tabanı yoktu;
(2) İstanbul, Orta Doğu turizm merkezleri arasına girememişti;
(3) Yerel sermaye turizme ve dolayısıyla da otellere yönelmemişti – kârın düşüklüğü nedeniyle olan bu durum yakın zamanlara kadar da sürmüştür.
GÜNÜMÜZDE TURİZM
1950’de yalnızca 29 bin ziyaretçi çeken Türkiye, dünya turizminin büyük bir gelişme sürecine girmesi ve bunun ülkemize de yansımasıyla o zaman için hızlı sayılabilecek bir şekilde gelişme göstererek 1959’da turist sayısını 166 bine çıkarmış; 1960’da siyasal nedenlerle azalan bu sayı daha sonra yeniden bir artış süreci içine girerek 1965’te ilk kez yarım milyonu geçmişti. 1950’den sonraki 30 yıllık dönem içinde turist sayısı en yüksek değere (modal değer) ise 1973 yılında erişmişti. Bu, Türkiye’de turizmi geliştirme çabalarıyla orantılı bir gelişmeydi ve 1973’e kadar harcanan çabalar sonucu turist sayısı bir milyonu aşarken , daha sonraki – Türkiye’nin istikrarsızlıklarla dolu geçirdiği -11 yıl içinde de elde edilemeyecek bir miktara varmış oluyordu.
Türkiye’ye gelen ziyaretçi sayısının ülke yüzölçümü ve nüfusuna göre biraz önemli miktara varması, örneğin 2 milyonu geçmesi , ancak 1985 yılında gerçekleşmiştir. Bu bakımdan Türkiye kitlesel turizm olayıyla tanışmak için 1980’li yılların ortalarını beklemek zorunda kalmıştı. Gerçekten de 1988’de dünya turizminde görülen olumlu değişiklikler Türkiye’ye de yansımış ve gelen turist sayısı bir yıl içinde % 46.7’lik bir artışla ilk kez 4 milyonu aşmış, 1990’da da 5 milyonu geçmiştir.1992’den itibaren Batı Avrupa ülkelerinden gelenlerin sayısının yeniden artış eğilimi kazanmasıyla 1996’da 8 milyonu bulan turist sayısı 1997 yılında 9 milyonu aşarak 10 milyon sınırına yaklaştı. Yine “ayda 1 milyon turist”le ilk kez bu devrede, 1995 yılı Temmuz ayında tanıştı. 2001’de günübirlikçilerle birlikte 11,618.969 ile 12 milyona yaklaşan turist sayısı ve 8 milyar $’ı geçen turizm gelirleri, başka ülkeler için olduğu gibi, Türkiye içinde yaşamsal önem taşımaktadır. Türkiye’de milli gelir içinde turizmin payı 1963’te yalnızca %1 iken 2000’de % 4.0’e çıkmıştır; ayrıca istihdam açısından da turizm önemli bir sektördür. Türkiye ile ilgili olarak öne sürülen ve “İspanya deneyimi” olarak da anılan ve İspanya’nın turizm açısından büyük darbe yediği olayların burada da tekrarlamaması gerekir: Konaklama kolaylıklarının çok çabuk ve düşük kalitelerde yapılması , özellikle deniz kıyısı sayfiye yerleşmelerinde turizm sezonunda da inşaatların devam etmesinin yarattığı kötü çevresel koşullar, gürültü-patırdı, doğal güzelliklere özen gösterilmemesi, gittikçe artan deniz kirliliği, su ve elektrik kesintisi; kötü şehirsel yapılaşma ve geçmişin izlerinin adeta silinmeye çalışılmasıyla şehirlerin kimliklerinin kaybolması bunların başlıca ve yalnızca çevre ile bağlantılı olanlarıdır.
Gelen turist sayısı dışında , 1985’ten sonra gözlenen gelişmelerden biri de gelen ve Türkiye’den yurt dışına giden turist sayısında yıllardır gidenler lehine olan fazlalığın ilk kez tersine dönmüş olmasıdır. Artık Türkiye turizminde fazlalık gelen turist sayısı ve gelen turizm gelirlerinden yanadır. Bununla birlikte, yurt dışına gidenler sayısında da özellikle konut fonu gibi kısıtlamaların kalkmasıyla 2000’de büyük bir artış gözlenirken , 2001’de benzer bir uygulamanın yeniden getirilmesiyle ve buna ekonomik kriz , 11 Eylül olayları gibi başka faktörlerin de eklenmesiyle yeniden azalma gözlenmiştir.
Dış Güçler Ve Etkileri
Faaliyetleri için gerekli olan enerjiyi Güneş’ten alan güçlerdir. Dış güçler çeşitli yollarla yerkabuğunu şekillendirirler. Dış güçler, akarsular, rüzgarlar, buzullar ve deniz suyunun hareketleridir.
Dış güçlerin etkisiyle yeryüzünde bir takım olaylar gerçekleşir. Bu olaylar aşağıda sırlanmıştır.
Taşların çözülmesi
Toprak oluşumu
Toprak kayması ve göçme (heyelan)
Erozyon
Devamını Okuyun »
Nüfus Artışı ve sonuçları
Doğum oranı ile ölüm oranı arasındaki fark nüfus artışını gösterir. Bir ülkede doğum oranı fazla, ölüm oranı az ise nüfus artışı meydana gelir. Ölüm oranı doğum oranından fazla olursa, nüfusta azalma meydana gelir. Genellikle az gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı fazla, gelişmiş ülkelerde ise nüfus artış hızı azdır.
Nüfus artış hızı ile kalkınma hızı arasında bir ilişki bulunmaktadır.
Buna göre;
• Nüfus artış hızı kalkınma hızından yüksek ise, ülkenin gelişimi yavaşlar veya geriler.
• Nüfus artış hızı kalkınma hızından düşük ise, ülkenin gelişimi artar.
Nüfus artışının olumlu sonuçları olduğu gibi, olumsuz sonuçları da olabilmektedir.
a. Nüfus artışının olumlu sonuçları
• Üretim artar.
• Vergi gelirleri artar.
• Mal ve hizmetlere talep artar.
• Yeni endüstri dalları doğar.
• İşçi ücretleri ucuzlar.
• İhracatta rekabet kolaylaşır.
b. Nüfus artışının olumsuz sonuçları
• İşsizlik artar.
• Kalkınma hızı düşer.
• Kişi başına düşen milli gelir azalır.
• Tasarruflar azalır.
• Tüketim artar.
• İç ve dış göçler artar.
• İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılanması zorlaşır.
• İhracat azalır.
• Demoğrafik (nüfusa bağlı) yatırımlar artar.
• Çevre kirlenmesi artar.
• Belediye hizmetleri zorlaşır.
TÜRKİYE’NİN BEŞERİ COĞRAFYASI
NÜFUS
Nüfus, belirli bir yerde yaşayan insan sayısını ifade eder.
NÜFUS ARTIŞI
Doğum oranı ile ölüm oranı arasındaki fark nüfus artışını gösterir. Bir ülkede doğum oranı fazla, ölüm oranı az ise nüfus artışı meydana gelir. Ölüm oranı doğum oranından fazla olursa, nüfusta azalma meydana gelir. Genellikle az gelişmiş ülkelerde nüfus artış hızı fazla, gelişmiş ülkelerde ise nüfus artış hızı azdır.
Nüfus artış hızı ile kalkınma hızı arasında bir ilişki bulunmaktadır.
Buna göre;
• Nüfus artış hızı kalkınma hızından yüksek ise, ülkenin gelişimi yavaşlar veya geriler.
• Nüfus artış hızı kalkınma hızından düşük ise, ülkenin gelişimi artar.
Nüfus artışının olumlu sonuçları olduğu gibi, olumsuz sonuçları da olabilmektedir.
a. Nüfus artışının olumlu sonuçları
• Üretim artar.
• Vergi gelirleri artar.
• Mal ve hizmetlere talep artar.
• Yeni endüstri dalları doğar.
• İşçi ücretleri ucuzlar.
• İhracatta rekabet kolaylaşır.
b. Nüfus artışının olumsuz sonuçları
• İşsizlik artar.
• Kalkınma hızı düşer.
• Kişi başına düşen milli gelir azalır.
• Tasarruflar azalır.
• Tüketim artar.
• İç ve dış göçler artar.
• İnsanların temel ihtiyaçlarının karşılanması zorlaşır.
• İhracat azalır.
• Demoğrafik (nüfusa bağlı) yatırımlar artar.
• Çevre kirlenmesi artar.
• Belediye hizmetleri zorlaşır.
TÜRKİYE’DE NÜFUS SAYIMLARI VE SONUÇLARI
Nüfusla ilgili bilgiler, genellikle nüfus sayımı sonuçlarından elde edilir. Bu sayımlarla nüfusun sayısı, meslek grupları, yaş durumu, eğitim, ailedeki nüfus sayısı, kadın - erkek nüfusu, nüfus artış hızı gibi bilgiler elde edilebilir. Türkiye’de ilk nüfus sayımı 1927 yılında, en son nüfus sayımı ise, 22 Ekim 2000 tarihinde yapılmıştır.
• 1927 - 2000 yılları arasında nüfus yoğunluğu ve miktarı sürekli artmıştır.
• 1927 yılında 13,6 milyon olan nüfus, 1997 yılında 62,8 milyona yükselmiş, 2000 yılındaki son sayımda 70 milyon civarında olmuştur.
• Nüfus artış hızı en az 1940 - 1945 yılları arasında, en fazla 1955 - 1960 yılları arasında gerçekleşmiştir.
TÜRKİYE’DE NÜFUSUN DAĞILIŞI
Türkiye’deki coğrafi bölgeler, bölümler ve yöreler arasında nüfus miktarı ve yoğunluğu yönünden önemli farklar bulunmaktadır. Türkiye’de nüfusun farklı dağılışında etkili olan faktörler şunlardır:
1. Fiziki Faktörler
a. İklim özellikleri: Ülkemizde nüfusun yoğun olduğu yerlerin, genelde kıyı bölgeler olmasında ılıman iklimin büyük etkisi vardır. Kurak ve kışları aşırı soğuk geçen yerlerde nüfus fazla yoğun değildir.
b. Yerşekilleri: Ülkemizde yüksek ve engebeli yerlerde nüfus azdır. Doğu Anadolu Bölgesi, Taşeli plâtosu, Menteşe yöresi gibi yerler bunlara örnek verilebilir.
c. Toprak özellikleri: Verimli toprakların bulunduğu alanlar (Çukurova, Gediz, B. Menderes) nüfusça kalabalık iken, Tuz Gölü çevresi gibi yerlerde verimsiz topraklar bulunduğundan nüfus çok azdır.
2. Beşeri Faktörler
a. Sanayileşme: Bütün Dünya’da olduğu gibi Türkiye’de de, sanayileşmenin arttığı yerlerde nüfus yoğunluğu artmıştır. İstanbul, İzmit, Adapazarı, Bursa, Adana ve İzmir buna örnektir.
b. Tarım: Tarımın geliştiği yerler yoğun nüfusludur. Çukurova, Gediz, Bafra ve Çarşamba ovaları çevresi gibi.
c. Yeraltı kaynakları: Madenlerin veya enerji kaynaklarının işletilmesinde yoğun nüfusa ihtiyaç olduğundan, bu alanlarda da nüfus fazladır. Zonguldak, Soma, Elbistan buna örnektir.
d. Turizm: Ülkemizde, Ege ve Akdeniz kıyılarındaki merkezlerde turizmden dolayı nüfus yoğunlaşmıştır.
e. Ulaşım: Ulaşım yolları kavşağında bulunan illerimizin nüfusu artmıştır. Eskişehir, Ankara, Kayseri, İstanbul gibi illerin gelişmesinde, ulaşım yolları üzerinde bulunmaları da etkili olmuştur.
NÜFUS YOĞUNLUĞU
1. Aritmetik Nüfus Yoğunluğu
Bir ülke veya bölgedeki toplam nüfusun, o ülke veya bölgenin yüzölçümüne bölünmesiyle elde edilen sayıya, aritmetik nüfus yoğunluğu denir.
Türkiye’nin yüzölçümü (izdüşüm alanı olarak) 779.452 km2, toplam nüfusu da 62.865.574 (1997) dir. Buna göre, Türkiye’nin aritmetik nüfus yoğunluğu, 1997 yılına göre yaklaşık olarak 81′dir. Ancak, bu yoğunluk çok kaba olarak nüfusun dağılışını gösterir ve sadece ülkelerin nüfus yoğunluklarını kıyaslamak için kullanılır. Oysa il ve ilçelerin nüfusları ve yüzölçümleri dikkate alınarak yapılan aritmetik yoğunluk, gerçeğe daha yakın rakamlar vermektedir.
2. Tarımsal Nüfus Yoğunluğu
Bir ülkede veya herhangi bir sahada, tarım ve hayvancılıkla geçinen nüfusun, tarımsal alana bölünmesiyle elde edilen nüfus yoğunluğuna tarımsal nüfus yoğunluğu denir. Bu yöntem, aritmetik nüfus yoğunluğuna göre, daha gerçekçidir.
Türkiye’de tarımsal nüfus yoğunluğu bölge ve iller arasında farklılık gösterir. Bunda yerşekillerinin dağlık ve ovalık olmasıyla, tarımda çalışan nüfusun miktarı etkili olmaktadır.
Genel olarak, tarımsal nüfus yoğunluğu, dağlık alanlarımızda fazla, geniş tarımsal ovalarımızda ise düşüktür.
3. Fizyolojik Nüfus Yoğunluğu
Toplam nüfusun, ekili - dikili alanlara bölünmesiyle ortaya çıkan yoğunluğa fizyolojik nüfus yoğunluğu denilmektedir.
TÜRKİYE NÜFUSUNUN ÖZELLİKLERİ (NÜFUS YAPISI)
Bir ülke nüfusunun cinsiyet, yaş, eğitim, ekonomik durumu gibi özellikleri o ülkenin nüfus yapısını gösterir.
1. Nüfusun yaş grupları ve cinsiyetlere göre dağılımı
• Nüfusun yaş durumu
Nüfus, yaş gruplarına göre, genç, olgun ve yaşlı olmak üzere 3 kısma ayrılır.
0 - 14 - Genç nüfus
15 - 64 - Olgun nüfus
65 + … - Yaşlı nüfus
Bu sınıflamaya göre, Türkiye nüfusunun 1990 yılında yaş gruplarına göre dağılımı şu şekildedir:
Yaş Grubu Toplam Nüfus içinde oran%
0-14 32,2
15-64 59,7
65ve üzeri 4,1
Buna göre, ülkemizde genç nüfus fazla, yaşlı nüfus azdır. Bunun en önemli nedeni olarak doğum oranının fazlalığı söylenebilir.
Türkiye’de, 0 - 14 yaş grubundakilerin fazla olması beslenme, giyinme ve eğitim ihtiyaçlarının gözönüne alınması gerektirmektedir. Bu alanda yapılan yatırımlara demoğrafik yatırımlar denir. Gelişmiş ülkelerde genç nüfusun azlığı nedeni ile bu yatırımlar toplam yatırımların % 12,5′ini oluştururken, bu oran az gelişmiş ülkelerde % 42′ye kadar çıkmakta, bu da gelişme hızlarını azaltmaktadır.
Çalışan nüfusun, bakımına muhtaç olduğu için, 0 - 14 ile 65 ve üzeri yaş grubuna aynı zamanda bağımlı nüfus denilmektedir.
Bağımlı nüfus oranı, gelişmiş ülkelerde az iken, az gelişmiş ülkelerde fazladır.
Türkiye’de 1935 ve 1990 yılları nüfus grafikleri
1935 yılı Türkiye nüfus grafiği: Bu grafik, Türkiye’nin gelişmekte olduğunu gösterir. 0 - 4 yaş grubunun oluşturduğu tabanın çok geniş olması, doğum oranının çok yüksek olduğunu göstermektedir.
1990 yılı Türkiye nüfus grafiği: Bu grafikten de, Türkiye’nin gelişmekte olduğu anlaşılmaktadır. Ancak, 0 - 4 yaş grubu, 1935 yılına göre daha dardır. Bu da ülkemizde doğum oranının azaldığını göstermektedir.
• Nüfusun cinsiyet durumu
1945 yılındaki sayıma kadar, ülkemizde kadın nüfusunun erkek nüfustan daha fazla olduğunu görüyoruz. Bu durumda, Kurtuluş Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı tehlikesi etkili olmuştur. Fakat, 1945′ten sonra erkek nüfusu kadın nüfusunu geçmiştir. Şu anda erkek nüfus % 1,2 oranında fazlalık gösterir.
Türkiye’de dışarıdan göç alan İstanbul, Ankara, İzmir gibi merkezlerde erkek nüfus fazla iken, dışarıya göç veren Trabzon, Tokat, Yozgat gibi merkezlerde kadın nüfusu daha fazladır.
2. Aktif Nüfus
Aktif nüfus, çalışan nüfus veya faal nüfus olarak da adlandırılır.
15 - 64 yaş arasındaki nüfusa çalışma çağındaki nüfus denilmektedir. Bu nüfusun hepsi bir işte çalışmaktadır. Çalışabilecek yaştaki nüfus içinde, çalışan nüfus oranı ne kadar çoksa, işsizlik oranı o kadar azdır. Genellikle, sanayileşmiş ve buna bağlı olarak gelişmiş ülkelerde işsizlik az iken, az gelişmiş ülkelerde işsizlik fazladır.
3. Çalışan nüfusun ekonomik faaliyet kollarına göre dağılımıEkonomik faaliyetler üç büyük gruba ayrılır. Bunlar
• Tarım (Tarım, hayvancılık, ormancılık, vs.)
• Sanayi (Endüstri, madencilik, vs.)
• Hizmet (İnşaat, ticaret, turizm, vs.) sektörleridir.
Az gelişmiş ülkelerde, toplam çalışan nüfusun % 90′a yakını tarımsal nüfus özelliği taşır. Gelişmiş ülkelerde ise tarımsal nüfus % 10 civarındadır. Diğer nüfus, hizmet ve sanayi sektöründe çalışmaktadır.
Gelişmekte olan ülkelerde, sanayi ve hizmet sektöründe çalışan nüfus, gelişmiş ülkelere göre daha azdır.
Aşağıdaki tabloya baktığımızda, Türkiye’de 1927 yılında nüfusun %90′ı tarım, %10′u sanayi ve hizmet sektöründe çalışmıştır.
1950 - 1960 lı yıllarda tarım sektöründeki nüfus azalmaya başlamıştır. Özellikle 1980 li yıllardan sonra, sanayileşme hızının artmasıyla tarım sektöründeki nüfus % 50′nin altına düşmüştür.
Türkiye’de nüfusun 1927 - 1990 yılları arasındaki sektörel dağılımı
Türkiye’de çalışan nüfusun yaş ortalaması düşüktür. Çalışan nüfusun bölgelere göre dağılımı incelendiğinde dengesizlik görülür.
Sanayi ve hizmet sektöründeki nüfusun büyük bölümü, Marmara Bölgesi’ndeki Çatalca - Kocaeli ve Güney Marmara bölümlerinde yoğunlaşmıştır. İzmir, Ankara, Eskişehir, Adana, Mersin, Zonguldak, Ereğli, Karabük, Gazi Antep, Kayseri, Denizli, Konya gibi illerde sanayi nüfusu yoğundur.
4. Nüfusun Eğitim Durumu
6 yaşını bitiren nüfusa, tüm Dünya’da eğitim verilmeye çalışılır. Eğitim okur - yazarlık, ilköğretim, lise ve üniversite olmak üzere sınıflandırılabilir.
1990 yılına göre, Türkiye’deki faal nüfusun % 55′e yakınını ilkokul mezunları, % 7,4′e yakınını okur - yazar, % 5′e yakınını ortaokul ve lise mezunları, % 4′ünü de üniversite mezunları oluşturmaktadır.
5. Nüfusun Kırsal - Kentsel Durumu
Türkiye’de nüfusu 10.000′den az olan yerleşmelere kır nüfusu, fazla olan yerleşmelere de kent nüfusu denilmektedir.
Türkiye’de 1927 - 1950 yılları arasında, kırsal ve kentsel nüfus oranlarında fazla değişiklik olmamıştır. Fakat, 1950′li yıllardan sonra, ülkemizde ulaşım yollarının ve sanayi faaliyetlerinin gelişmeye başlaması bunun yanında kırsal nüfusun artmasıyla birlikte kente doğru bir göç olayı başlamıştır.
Kırsal kesimden kente göç olayı, en fazla, 1980 - 1985 yılları arasında meydana gelmiş ve 1985 li yıllarda kır ve kent nüfusu az çok dengelenmiştir. En son yapılan 1997 yılındaki sayımda kent nüfusu % 65′e ulaşmıştır. Bu sonuç, ülkemizde sanayi ve hizmet sektöründe çalışan nüfusun arttığını göstermektedir. Aşağıdaki grafikler, Türkiye’nin kentsel ve kırsal nüfus değişimlerini daha iyi ifade etmektedir. Dikkatle inceleyiniz.
NÜFUS HAREKETLERİ (GÖÇLER)
İnsanların, doğdukları yerden başka yerlere geçici ya da sürekli olmak üzere taşınmasına göç denir.
A. İÇ GÖÇLER
Ülke içerisinde, nüfusun yer değiştirmesine iç göç denir. İç göçlerle bir ülkenin toplam nüfusunda değişme olmaz. Sadece, bölgelerin ve illerin nüfusunda artma ya da azalma meydana gelir.
İç göçler, sürekli ve mevsimlik göçler olmak üzere ikiye ayrılır.
1. Sürekli İç GöçlerÜlke içerisinde yer değiştiren insanların, göç ettikleri yerlere yerleşmesiyle gerçekleşir. Türkiye’de, Cumhuriyetin başlangıcından günümüze kadar, özellikle kırsal alanlardan kentlere doğru hızlı bir göç olayı görülmektedir.
İç göçün nedenleri• Kırsal alanlardaki hızlı nüfus artışı
• Miras yoluyla tarım alanlarının daralması ve ailelerin geçimini karşılamaması
• Tarım alanlarının yetersiz gelmesi ve erozyonun artmasıyla toprağın verimsiz hale gelmesi
• Tarımda makineleşmenin artması ve buna bağlı olarak tarımsal işgücünün azalması
• Kırsal kesimde iş imkanlarının sınırlı olması
• Ekonomik istikrarsızlık ve sosyal problemler
• Eğitim ve sağlık hizmetlerinin yetersizliği
• İklim ve yerşekillerinin olumsuz etkileri
• Kentlerde sanayinin gelişmiş olmasından dolayı iş olanaklarının fazlalığı
• Kentlerde eğitim ve sağlık hizmetlerinin yaygınlığı
İç göç, özellikle Karadeniz ve Doğu Anadolu bölgelerindeki illerde daha fazla olmaktadır.
Yüksek oranda göç alan şehirlerin başlıcaları şunlardır:
İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Bursa, Şanlı Urfa, Antalya, Mersin, Konya, Samsun, Gazi Antep, Diyarbakır gibi illerdir. İç göç, ülkemizde özellikle sanayileşmiş merkezlere daha fazla olmaktadır
İç göçlerin sonuçları
• Ülke genelinde nüfusun dağılışında dengesizlik görülür.
• Yatırımlar dengesiz dağılır.
• Kırsal kesim yatırımlarında verimsizlik meydana gelir.
• Düzensiz kentleşme görülür.
• Sanayi tesisleri kent içinde kalır.
• Kentlerde konut sıkıntısı çekilir.
• Kent nüfusunda aşırı artış meydana gelir.
• Alt yapı hizmetlerinde (yol, su, elektrik) yetersizlik görülür.
• Kentlerde işsiz insanların oranı artar.
İç göçü önlemek için,
• Tarımda sulama olanaklarını artırmak
• İntansif tarım metodunu geliştirmek,
• Besi ve ahır hayvancılığını geliştirmek ve yaygınlaştırmak,
• Kırsal kesimde eğitim ve sağlık hizmetlerini yaygınlaştırmak,
• Tarım ve hayvancılığa bağlı sanayi kollarını kırsal alanlara yönlendirmek,
• Kırsal kesimde küçük sanayi kollarını geliştirmek, vb. gereklidir.
2. Mevsimlik İç Göçler
Kırsal kesimdeki bazı ailelerin büyük şehirlere, tarımın yoğun olarak yapıldığı yerlere, yaz turizminin geliştiği yerlere bir müddet çalışmak üzere göç etmeleri ile gerçekleşir.
Yaylaya çıkma olayı da mevsimlik göçler içerisinde yer alır. Mevsimlik göçlerle Adana, Mersin, Hatay, Aydın, Muğla, Antalya gibi merkezlerde, yaz ile kış mevsimleri arasındaki nüfus miktarlarında önemli değişmeler olmaktadır.
B. DIŞ GÖÇLER
Bir ülkeden diğer bir ülkeye yapılan göçlere dış göç denir.
Dış göçlerin başlıca nedenleri
• Ekonomik nedenlerle çalışmaya gidilmesi
• Tabii afetler
• Savaşlar
• Etnik nedenler
• Sınırların değişmesi
• Uluslararası anlaşmalarla sağlanan nüfus değişimi
Dış göçlerin sonuçları
• Göç eden ülkede nüfus artar, göç veren ülkede ise azalır.
• Ülkeler arasında ekonomik ilişkiler gelişir.
• Ülkeler arası kültürel ilişkiler gelişir.
Dış göçler ve Türkiye
Ülkemize 1923 - 1989 yılları arasında çoğu Balkan ülkelerinden olmak üzere 2,2 milyon göç olmuştur. Bu sayı nüfusumuzun % 5′ini oluşturur.
1950′den sonra, başta Almanya olmak üzere yurt dışına işçi gitmeye başlamıştır. Bugün Fransa, Belçika, Hollanda, İngiltere, İsveç, ABD, Avustralya, Libya, S. Arabistan, Kuveyt ve Orta Asya ülkelerinde işçilerimiz bulunmaktadır.
Türkiye’den yurt dışına göç sonucunda;
• Ülkemize giren işçi dövizi artmıştır.
• Ülke turizminin gelişmesi sağlanmıştır.
• Türk ticaretinin yaklaşık % 20 sine kaynak sağlanmıştır.
• Artan nüfusun işsizlik sorununa kısmen çözüm bulunmuştur.
YERLEŞMEİnsanların, çok farklı türdeki konutlarda, yaşamlarını toplu ya da dağınık şekilde sürdürmelerine yerleşme denir.
Yerleşmeyi etkileyen faktörler
1. İklim
Yerleşmeyi etkileyen en önemli faktördür. Dünya’da Orta kuşak karalarında iklim koşulları uygun olduğundan, nüfus fazla iken çöllerde, kutup bölgelerindede bataklıklarda ve yüksek dağlık alanlarda, iklim şartları uygun olmadığından, nüfus çok azdır. Yine, Ekvatoral bölgede 0 - 1000 m yükseltiler arasında, aşırı nemli ve bunaltıcı bir iklim etkili olduğundan, Amazon ile Kongo havzalarında da nüfus azdır.
2. Yeryüzü şekilleri
Dağlık, çok engebeli ve yüksek sahalar, yerleşmelerin kurulmasını ve gelişmesini önemli ölçüde engellemektedir. Buna karşılık düz ovalık alanlarda tarım, ulaşım, sanayi faaliyetleri daha çok geliştiğinden nüfus fazladır. Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinde nüfus yoğunluğunun az, Marmara ve Ege bölgelerinde fazla olması buna örnektir.
3. Toprak
Verimsiz toprakların bulunduğu yerler, nüfusça tenha iken (Tuz Gölü çevresi), verimli toprakların bulunduğu yerler nüfusça zengindir. (Çukurova ve Ege ovaları gibi)
4. Ekonomik Kaynaklar
Ekonomik kaynakların fazla olduğu, sanayi, ticaret faaliyetlerinin yoğun olduğu, maden ve enerji kaynaklarının çok bulunduğu yerlerde nüfus yoğunluğu artmaktadır. Ülkemizde Marmara Bölgesi ile Zonguldak, Karabük, Ereğli, Batman gibi merkezlerin nüfusça yoğun olmaları ekonomik kaynakların çok olmasındandır. Ekonomik kaynakların yetersiz olduğu bölgelerde, halk geçimini temin etmek için göç etmekte ve nüfusları azalmaktadır.
YERLEŞME ÇEŞİTLERİ
A. KIRSAL YERLEŞMETürkiye’de, nüfusu 10.000′in altında olan yerleşmelere denmektedir. Kır yerleşmeleri, tarım ve hayvancılık faaliyetlerinin birlikte yapıldığı ya da ön plana çıktığı yerleşmelerdir. Kırsal yerleşmelerin bazılarında yerleşik hayat tarzı (köy gibi), bazılarında konar - göçerlik veya yaylacılık gibi yarı yerleşik tarz görülür.
Kırsal kesimde yerleşmeler toplu ve dağınık olmak üzere ikiye ayrılır.
Toplu Yerleşme: Evlerin birbirine yakın olduğu yerleşme biçimidir. Suyun az olduğu yerlerde ve arazinin düz olduğu ovalık alanlarda insanlar toplu olarak yerleşmişlerdir. Türkiye’de İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde su kaynakları az olduğu için toplu yerleşmeler fazladır.
Dağınık Yerleşme: Suyun (yağışların) bol olduğu yerlerde, arızalı ve eğimli bölgelerde, evlerin birbirinden uzak olduğu bahçeler içerisinde insanlar dağınık olarak yerleşmişlerdir. Türkiye’de Karadeniz Bölgesi, dağınık yerleşmenin en yaygın olarak görüldüğü yerdir. Dağınık yerleşmede su fazlalığı ve yerşekillerinin engebeliliği etkilidir.
Kırsal yerleşme çeşitleri
a. Köy altı yerleşmeleri: Çiftlik, mezra, kom, divan, oba, yayla gibi yerleşmelere denir. Bunlar köylerden küçüktür. Daha çok, hayvancılık amaçlı veya yazları serinlemek amacıyla kurulmuştur. Doğu Anadolu, G. Doğu Anadolu, Karadeniz ve Akdeniz bölgelerinde yaygındır.
b. Köyler
c. Bucak ve nahiyeler
Kırsal meskenlerin yapımında kullanılan malzemeler doğal çevre ile yakından ilişkilidir.
Çevrede taş malzemeler yaygınsa konutlarda taş kullanılır. Ormanlık yörelerde meskenlerde daha çok ahşap kullanılır. Taş ve ahşap malzemenin bulunmadığı yarı kurak bölgelerde, meskenlerde kerpiç malzeme kullanılır.
• Taş meskenler: Köylerimizde çok rastlanan mesken tiplerinden biri olup, daha çok Akdeniz, Ege ve Doğu Anadolu bölgelerinde rastlanır.
• Ahşap meskenler: Ahşap köy meskenlerinin en yoğun olduğu yerler ormanlık yörelerimizdir. Daha çok, Karadeniz, Akdeniz, Ege ve Güney Marmara’da yaygındır.
• Kerpiç meskenler: Ülkemizde İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde yaygın olarak görülür.
B. KENTSEL YERLEŞME (ŞEHİRLER)
Türkiye’de, nüfusu 10.000 den fazla olan yerleşmelere kentsel yerleşme denmektedir. 1935′e kadar nüfusun % 80′i köylerde otururken, kent nüfusu % 20’sini oluşturuyordu. 1997 yılında yapılan sayım sonuçlarına göre, ise nüfusun % 65′i kentlerde % 35′i kırsal kesimde toplanmıştır.
Türkiye’de özellikle sanayinin gelişmesine paralel olarak göç olayı artmış ve yeni kentler ortaya çıkmış ya da kentlerde aşırı büyümeler meydana gelmiştir.
Türkiye’de kentleşme hızı sanayileşme hızından daha yüksektir. Bu durum gecekondulaşma gibi bir çok problemi beraberinde getirmiştir. 1997 yılı nüfus sayımı sonuçlarına göre, kentleşme oranının en yüksek olduğu bölge Marmara’dır. Bu durum, bölgenin çok göç aldığını ve sanayileşmede ileri gittiğini gösterir. Marmara’yı, Ege, İç Anadolu, Akdeniz, Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgeleri takip eder. Kentleşme oranı en az Karadeniz Bölgesi’nde görülür.
DÜNYA’NIN ŞEKLİ VE HAREKETLERİ
A. DÜNYA’NIN ŞEKLİ
Dünya, kutuplardan hafifçe basık, Ekvator’dan şişkin kendine has bir şekle sahiptir. Buna geoit denir. Dünya’nın geoit şekli, kendi ekseni etrafında dönüşü sırasında oluşan, merkez kaç kuvvetiyle savrulması sonucu meydana gelmiştir.
EROZYONUN TANIMI VE ÇEŞİTLERİ
Erozyonun kelime anlamı:
Bir varlığın bir değeri yerine getirilemeyecek şekilde yok olmasıdır. Toprak biliminde ise; yeryüzündeki ana materyalin çeşitli etkenlerle aşınıp taşınması olayıdır. Erozyon, tabiatın normal süreci içinde meydana geliyorsa normal erozyon; insanın tabiattaki toprak, su ve bitki arasındaki dengeyi bozucu nitelikteki müdahaleleri sonucu meydana geliyorsa hızlandırılmış erozyon adını almaktadır. Normal erozyon, genellikle insan müdahalesi olmayan yerlerde görülür ve çok yavaş olarak gelişir. Meraların aşırı derecede otlatılması, ormanların tahrip edilmesi ile daha az korunan toprak, su ile kolayca taşınabilmektedir ve erozyon hızlanmaktadır.
Yapıcı Unsurlara Göre Erozyonun Çeşitleri
Özellikle ülkemizde tahribatı büyük boyutlara ulaşan su erozyonu, erozyon çeşitleri içerisinde en önemlisidir. Su erozyonundan sonra diğer erozyon çeşitleri önem sırasına göre; rüzgar, çığlar, heyelanlar ve buzullar olarak sıralayabiliriz. Çığ zaman zaman can ve mal kayıplarına neden oluyorsa da su erozyonu afeti karşısında ikinci planda kalmaktadır.
1- Su Erozyonu
Su erozyonu, diğer erozyon çeşitleri içerisinde en yaygın ve en etkili olanıdır. Bunun için, toprak erozyonu denildiğinde akla su erozyonu gelmektedir. Türkiye topraklarının % 86’sında erozyon vardır. Böylece su erozyonunun etkilediği alan 66.9 milyon hektarı bulmaktadır. Yurdumuzdaki önemli can ve mal kayıpları su erozyonu sonucu meydana gelmektedir.
2- Çığlar
Türkiye’nin aşırı derecede ormansızlaşmış, yükseltisi yurdun diğer kısımlarına oranla daha fazla ve yağışların genel olarak % 45′ den sonraki meyilde kar şeklinde düştüğü Kuzey- Kuzeydoğu ve Doğu Anadolu’da çığ olaylarına sıkça rastlanmakta, can ve mal kayıplarına neden olduğu gibi yerleşim yerlerini, yolları, turistik tesisleri ve devlet yatırımlarını tehdit etmektedir. Türkiye’de yalnız 1985 yılından bugüne kadar 233 çığ olayı tespit olunmuş ve bu süre içinde 604 kişi hayatını kaybetmiştir. Çığ, pürüzsüzlüğü olmayan eğimi yüksek kayalık ve otlu satıhlara düşen aşırı kar yağışlarının kaygan satıhtan kopması ile aşağı kısımlara doğru hızını ve miktarını arttırarak meydana gelen bir kar kitlesi akımı olayıdır. Bu kar kitlesi önüne gelen insanların ölümüne neden olabildiği gibi ev, ahır, sınai tesis v.b. gibi yerlere zarar vererek kara ve demiryollarını kapatabilmekte günlerce trafiği aksatabilmekte ve sportif amaçlı gezilerde insan ölümlerine neden olmaktadır.
3- Rüzgar Erozyonu
Rüzgar erozyonu sonucu verimli toprakların kaybı, buharlaşmanın hızlanmasıyla toprak emliliğinin azalması, bitki büyümesinin yavaşlaması, ulaşımın aksaması ve verimin düşmesi olumsuzluklarını ortaya çıkarmaktadır. Taşınan kum ve verimsiz toprak, üretken tarım topraklarını kaplayarak, tarım yapılamaz hale getirmektedir.
Mevcut Durum
Türkiye jeomorfolojik yapısı itibariyle engebeli bir ülkedir. Nitekim ülkemizin toplam alanının % 46’sını % 40′dan fazla eğime ve % 80′den fazlasını da % 15′den fazla eğime sahip sahalar teşkil etmektedir. İklim yarı kurak, yağışlar düzensiz ve şiddetli sağanak şeklindedir. Bütün bu olumsuz faktörlerin yanında, toprağı normal yapısı ile koruması gereken ormanlar, yangın ve kaçak kesim sonucu koruyucu vasfını büyük ölçüde yitirmiş, meralarda aşırı otlatma ve tarla açmaları ile korumasız hale gelmiştir. Erozyon bütün Dünyada değişik şekil ve şiddette meydana gelmekte ise de yurdumuzda özellikle daha yaygın ve hızlı seyretmekte ve hemen hemen her çeşidi bulunmaktadır. Yüzeysel erozyon, oyuntu erozyonu, arazi kaymaları, rüzgar erozyonu ve çığlar bunların başlıcalarıdır.
Buna karşın Türkiye’de, erozyonla savaş çalışmaları ne yasal, ne teknik ve ne de sosyo-ekonomik yönlerden rayına oturmuştur. Bunun sonucu olarak ta toprak servetinin kaybı yanında sık sık sel felaketleri meydana gelmektedir. En yakın örnek olarak 1998′de Batı Karadeniz selinde 30, 1995 İzmir selinde 63, ve yine 1995 Senirkent selinde 74 vatandaşımız hayatını kaybetmiş, rakamlara dökülmesi çok zor maddi zarar meydana gelmiş, insanlarımız acı çekmişlerdir.
EROZYONUN NEDENLERİ
Doğal Yapıdan Kaynaklanan Nedenler
1- İklim
İklimin erozyon üzerine etkisi; yağış, sıcaklık ve rüzgarla olmaktadır. Bunların içerisinde en önemlisi yağış olup, yağışın da şekli, şiddeti, süresi ve rejimi erozyona farklı etkiler yapmaktadır. diğer taraftan sıcaklık, yağışların çeşidini, toprağın donmasını ve nem içeriğini etkilemek suretiyle detaylı olarak erozyonun şiddetine tesir etmektedir. Bu açıdan Doğu Anadolu Bölgemizde toprağın 50 cm. derinliğe kadar donması ve sıcak havalarda gevşemesi olayı, diğer bölgelerimizde yağmur ve rüzgar, erozyon olayları açısından önemlidir.Ülkemizin dünyadaki konumu nedeniyle özellikle İç Anadolu, Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgeleri’nde yaz kuraklığı ve yağış azlığı/yetersizliği diğer bölgelere göre daha fazladır. Bu nedenden dolayı, bitki örtüsünün zayıf olduğu bu bölgeler ülkemizin erozyondan en fazla etkilenen bölgeleridir. Çünkü, kurak ve yarı kurak sahaların mevcut ekosistemlerinin bozulması kolay ve hızlı olmakta ve bozulan ekosistemlerinin tekrar eski haline getirilmesi de zor ve pahalı olmaktadır.
2- Topografya
Yamacın eğim ve uzunluğu erozyonda etkili topografik etkenlerdir. Erozyonun şiddeti ve toprağın yüzeysel akışla taşınmasına neden olan faktörlerin başında eğim gelmektedir. Dünyada kara kütlesinin ortalama yüksekliği 700 m., Avrupa’nın 330 m., Afrika’nın 600 m., Asya’nın 1010 m. olmasına rağmen Türkiye’nin ortalama yüksekliği 1132 m. ‘ye ulaşmaktadır. Yükselti basamakları dikkate alınarak yapılan değerlendirmede de 0-500 metre arasındaki alanlar ülkemizin %17,5′u, 500-1000 metre arasındaki sahalar % 26,6’sını kaplamakta , 1000-2000 metre arasındaki alanlar ise % 45,9′ a ulaşmaktadır.
Ülkemiz arazisinin eğimli ve engebeli olması, orman ve ot örtüsünün tahrip edildiği alanlarda doğal dengenin hızla bozulması sonucunu doğurmaktadır. Doğal dengenin bozulması sonucu hızla toprakların aşınması süreci başlamaktadır. Erozyonun şiddetli olarak devam ettiği alanlarda altta bulunan jeolojik yapı yer yer taşlı ve kayalık araziler halinde ortaya çıkmaktadır.
3- Jeolojik ve Toprak Yapısı
Ülkemizin jeolojik ve toprak yapısı; genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve değişmeye karşı fazla direnç göstermeyen taneli, tortul ve volkaniktir. Toprak ile jeolojik yapı arasında sıkı bir ilişki vardır. En fazla aşınmaya uğrayan zeminler Eosen ve Neogen zamanlara ait araziler ile volkanik kül ve tüflerdir. Genelde pekişme durumu zayıf, ayrışmaya ve erozyona karşı fazla direnç göstermeyen gevşek yapılardan oluşan topraklarımız erozyona hassas bir yapıdadır. Bu nedenle, en fazla aşınan ve sellere en fazla malzeme veren kaynaklar kumlu, şiltli, çakıllı olan pekişmemiş araziler ile bünyesine su aldığında kısa sürede eriyebilen tuzlu ve alkali maddeler bakımından zengin, milli ve killi depolar olmaktadır. Ülkemizde, toprak örtüsünün tamamen yok olduğu eğimli alanlarda erozyonun şeklini, şiddet ve seyrini; jeolojik yapıyı oluşturan ana materyalin yapısı, bünye özelliği, yağış sularını tutma ve geçirme kapasitesi gibi fiziksel ve kimyasal özellikleri belirler. Öte yandan, kurak ve sıcak iklim şartları altında Anadolu’nun kapalı havzalarında çökelmiş olan tuzlu, alkali maddeler bakımından zengin killi, marnlı ve jipsli depolarda kimyasal erozyon ön plana geçmiştir. Ülkemizde, bazı ana kayalar üzerinde oluşan toprak aşınması; kayalık-taşlık alanların ortaya çıkmasına ve dolayısıyla buraların VIII. sınıfa giren araziler haline gelmesine yol açmıştır.
4- Bitki Örtüsü ve Ölü Örtü
Çıplak arazilere oranla bitki örtüsü ile kaplı arazilerde erozyon daha az meydana gelmektedir; çünkü, bitki örtüsü intersepsiyonla toprağa ulaşan yağışın miktarını, şiddetini ve mekanik etkisini azaltır,kökleriyle toprağı sarar ve taşınmasını önler. Orman toprakları ise, suyun akış hızını azaltır ve suyun toprağa sızmasını artırarak erozyonun şiddetini düşürür. Ayrıca; bitki örtüsü, toprak yüzeyinde biriktirdiği ölü örtü ile toprağı yağmura karşı korumaktadır. Özellikle, orman ölü örtüsü, en şiddetli yağışları yüzeysel akıma geçmeden toprak içerisine kolaylıkla geçirebilecek bir infiltrasyon kapasitesine sahiptir.
LEVHA HAREKETLERİ
Yerküre’nin üst katmanları, bir bütün halinde olmayıp, sürekli hareket halinde olan levhalardan meydana gelir. Manto’daki ısı akımlarının neden olduğu bu hareketler sırasında levhalar birbirinden uzaklaşır, birbirlerine çarpar veya birbirlerini sıyırırlar. Depremler ve volkanik aktivitelerin nedeni de tüm bu hareketliliktir. Levha hareketleri yerkürenin oluşumundan beri sürmektedir. Süperkıta Pangea’nın, bundan 225 milyon yıl önce parçalanmaya başladığı ve bu hareketliliğin sonucunda kıtaların günümüzdeki şekli aldığı düşünülmektedir.

Levhaların birbirleriyle etkileşimleri bakımından levha hareketlerini 3 ana başlıkta toplayabiliriz. Uzaklaşma-ayrılma; yakınlaşma-çarpışma; yanal yer değiştirme-sıyırma. Bu hareket türleri, aynı zamanda bu sınırlarda oluşan depremlerin ve volkanik faaliyetlerin niteliklerini de belirler.
Uzaklaşan-Ayrılan Levhalar (Divergent Plates)
Birbirinden uzaklaşan levhalar, aralarına astenosferden gelen eriyik kayaçların sızdığı yarıklar oluşturur. Bu eriyik yüzeye çıktıkça katılaşır ve yerkabuğuna eklenir. Astenosfer’den gelen eriyik kuvvet uygulamaya ve böylece levhalar birbirinden ayrılmaya devam eder. Bu ayrılma genelde daha ince olan okyanus tabanında görülür ve Atlas Okyanusu ortasındaki sırt buna çok iyi bir örnektir. Bu ayrılma kıtada meydana gelirse yeni bir okyanus tabanı oluşuyor demektir. Doğu Afrika’daki ayrılma henüz bir deniz oluşması için yeterli değilse de, gidiş o yöndedir. Bu tür ayrılmalar, Astenosfer’den gelen eriyiğin katılaşarak Litosfer’e dönüşmesine ve levhaların büyümesine neden olur.
Uzaklaşan levhalar arasında Litosfer çok ince olduğu için, buralarda büyük depremlere yol açacak enerji birikimleri olmaz. Buradaki depremlerin odakları çoğu zaman yüzeye yakındır.
Yakınlaşan-Çarpışan Levhalar (Convergent Plates)
Levhaların birbirine yaklaşması ve çarpışması ise üç değişik şekilde olabilir:
Okyanusal ve kıtasal levha karşılaşmalarında, daha yoğun olan okyanusal levha (yoğunluğu 2.8 - 3.0 gr/cm3) , kıtasal levhanın (yoğunluğu 2.7 gr/cm3) altına dalar (subduction). Alta dalan kısım derinlere indiğinde ergimeye başlar ve bu magmanın bir kısmı, kıta tarafında yanardağ kümelerinin oluşumuna neden olur. Güney Amerika Levhası’nın altına dalan Nazca Levhası’nın yol açtığı And Dağları buna bir örnektir.
İki okyanusal levhanın karşılaşmasında da, yine bir levha diğerinin altına dalar. Yukarıdakine benzer şekilde yüzeye çıkan magma okyanus tabanında yanardağlar oluşturmaya başlar. Eğer bu aktivite devam ederse, yanardağ okyanus yüzeyini aşabilecek yüksekliğe erişir ve adalar oluşur. Filipinler’deki birçok volkanik ada bu şekilde oluşmuştur.
İki kıtasal levhanın karşılaşmasında ise, genellikle levhalardan hiçbiri diğerinin altına dalmaz. Levhaların arada sıkışan bölümleri yeni dağlar oluşturur. Himalayalar’ın halen süren oluşumu buna iyi bir örnektir.
Yakınlaşan ve çarpışan levhaların sınırlarında oluşan depremler çok değişik derinliklerde ve büyüklüklerde olabilir. Özellikle bir levhanın diğerinin altına daldığı bölgelerde odakları derinlerde büyük depremler oluşur.
Yanal Yer Değiştirme-Sıyırma (Lateral Slipping)
İki levhanın birbirini sıyırarak yer değiştirmesi sırasında Litosfer’de artma veya azalma olmaz. İki levha arasındaki sürtünme çok fazla olduğu için harekete belli bir süre direnç gösterirler. Bu bölgede artan gerilim periyodik büyük depremler ile çözülür. Kuzey Anadolu fay hattı ve Kaliforniya’daki San Andreas fay hattında bu tip levha hareketi gözlenir.
Depremlerin yoğun olarak gözlendiği bölgeler yeryüzünde üç ana kuşak oluşturur.
PASİFİK DEPREM KUŞAĞI: Şili’den kuzeye doğru Güney Amerika kıyıları, Japonya, Filipinler, Yeni Gine, Güney Pasifik Adaları ve Yeni Zelanda’yı içine alır.Yeryüzündeki büyük depremlerin %81′i bu kuşak üzerinde meydana gelir.
ALPİNE DEPREM KUŞAĞI: Endonezya’dan başlayıp Himaliyalar ve Akdeniz üzerinden Atlantik okyanusuna ulaşır.
ATLANTİK DEPREM KUŞAĞI: Atlantik okyanusu ortasında yer alan levha sınırı boyunca uzanır.